Röportaj

Röportaj: HASAN CENK DERELİ

Röportaj: Canan Boz

Mimar Hasan Cenk Dereli’yi üç yıl önce Bornova Container Hall’de düzenlenen PechaKucha gecesinde tanıdım. İlham veren işlere imza atanların kendilerine verilen kısa sürede başarı öykülerini dinleyip sunumlarını izlediğimiz bir geceydi. Çok etkilendim. Organizasyon Cenk Dereli’ye aitti. Bilgiye ve devamlılığa ulaşmanın en güzel yolu sosyal medyadan kendisini takibe aldım. Hep faklı ve güzel işlere imza atan ve beni tanımadığım meslek ve yeteneklerle buluşturan Cenk Hasan Dereli’yi bu ayki konuğum olarak seçtim.

Cenk İzmir doğumlu. İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nden mezun olmuş. 2007 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ndeki lisans eğitimini, 2010 yılında yüksek lisans eğitimini, “Kentsel Mekanda Gündelik Yaratıcılık” adlı, kentlinin gündelik hayata ve kentsel mekana yaratıcı katkılarını araştıran tez ile tamamlamış. Slovenya ve İstanbul Tasarım Bienallerine işleri ile katılmış, Parson-Paris Creative Residency Programına seçilmiş. Atölye, seminer, yarışma ve tasarım buluşmaları düzenliyor. İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki doktora çalışmasını 2017 yılında “Unesco Yaratıcı Kentler Ağı Tasarım Kenti Kriterleri Bağlamında İzmir’in Değerlendirilmesi” başlıklı tezle tamamladı. ,İstanbul Teknik Üniversitesi’nde doktora çalışmalarına devam ediyor.  Bugün, kurucusu olduğu NOBON markasını yönetiyor.

Cenk, İzmir’e ne zaman geldin?

10 Mayıs 1983 yılında İzmir’de dünyaya geldim, yani ben İzmirliyim. İzmir’de doğup büyüdüm, “İzmir’den ilk ne zaman gittim?” ilk soru bu. 2001 yılında üniversite okumaya gittim. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık fakültesine, sonra yüksek lisansa devam ettim. Araştırma görevlisi olarak çalıştım. Bir süre sonra doktoraya devam ettim. 2011 yılında doktoranın ilk zamanlarında “İzmir Kıyı Projesi” nedeniyle İzmir’e tekrar gelmeye başladım. İzmir’e tatiller için tabii ki gidip geliyordum ama bir iş dolayısıyla hep de dönmek istemişimdir. İzmir’e nasıl dönebilirim neler yapabilirim diye düşünürken bu proje benim için bir milat oldu. İzmir Kıyı Projesi şimdi İzmir Deniz diye biliniyor. İzmir körfezinin 40 km alanının yeniden tasarlanması projesiydi. Bugün gördüğümüz Güzelyalı Sahili, Göztepe Sahili, Konak Meydanı, Pasaport İskelesi’nin yeniden düzenlenmesi, Bayraklı Sahili sonrasında Turan ve tüm Karşıyaka Sahilini düzenleyen ve görünür hale getirmiş olan projelerin hepsi aslında 2011 yılında başlamıştır. 100’den fazla meslek profesyonelinin dahil olduğu büyük bir tasarım çalışmasıydı. Uzun yıllar şehrin dışında kalmış olmak ve şehirde kimseyi tanımamak dezavantajını o proje sayesinde ben hızlıca atlattım. İzmir’in yeni opera binasının mimarı Mehmet Kütükçüoğlu da o projenin içindeydi.

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Bornova’da bulunan opera binası mı?

Hayır, Mavişehir’de inşa edilen yarışma projesiyle Mehmet Bey’in angajmanı vardı, o kazanmıştı. Karşıyaka’nın proje koordinatörü oydu. Mesela Nevzat Sayın İzmir mezunu bir mimar. Yıllardır da gidip geliyor. Dikili’de Yahşibey mahallesinde yaptığı evler var. İlhan Tekeli’nin genel koordinatör olduğu Aziz Kocaoğlu’nun önderliğinde 2009 yılında başlamış olan Kültür Çalıştayı ve Projeler dizisinin devamı olan projeydi. Bende bu projede pek çok insan tanımış oldum. İzmir’de bir sürü insanla tanıştığım için bir şeyler yapmaya başlayabilirim diye düşündüm. İstanbul’da başka işler yapıyordum, arkadaşlarımla ortak bir ofisimiz ve bir barımız vardı. 2012 yılı olduğunda İstanbul’da yaptığım bazı işlerin bir kısmını İzmir’de denemeye karar verdim.

İstanbul’daki PechaKucha Nights başkasının etkinliği miydi?

Evet, her şehirde o sorumluluğu alan kişi tarafından organize ediliyor. İstanbul’da yaptığımız mimari projelerimizi, kültür girişimciliğimizi ve diğer şeyleri İzmir’e taşıyarak bu etkinliği insanlarla tanışmak için bir araç olarak kullanmayı düşündüm. PechaKucha Night 2003 yılında, mimar İngiliz bir çiftin Tokyo’da başlattığı uluslararası bir etkinlik. Bu çift İngiltere’den Tokyo’ya gidip yerleşmiş, orada bir takım işler yapmaya başlamış. Sonra çok fazla çalıştıkları için arkadaşlarının yaptıklarından haberdar olmadıklarını görüyorlar. Arkadaşlarıyla ve kendi yaratıcı çevreleriyle kopukluklarını tespit edip, bu kopukluğu bir bahane yaratıp aşmaya çalışıyorlar ve o bahanede bu etkinlik oluyor. Mimarlar normalde çok konuşur. Kendilerinden de biliyorlar ve o yüzden otomatik olarak 20 saniyede bir değişen 20 slaytla bir konsept yaratıyorlar. Buluştukları zaman anlatmak istedikleri projeyi bu 20 slaytı kullanarak anlatıyorlar. Bu konsept katılanların çok hoşuna gidiyor. Uluslararası bir ofis olduklarından, yurtdışından gelenleri yerli kitleyle buluşturmak için bu etkinliği kullanıyorlar. Oraya gidenler de geldikleri yerde “Biz de bunu kullansak mı?” diye düşünüyorlar.

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Yani zincir gibi?

Evet bir zincir gibi. Biz etkinliği başlattığımızda 2013 yılının Şubat ayıydı. O sırada 720 şehirde düzenleniyordu. Yani 10 sene içerisinde epeyce yayılmış. Ama daha da ilginç kısmı 2013’den 2019 yılına geldiğimizde 1100’dan fazla şehirde düzenlenmiş.

PechaKucha’nın kapsamında “ilham veren işler” var, #izmirdeoluyor var…

Ben tamamen şehirden şikayet etmeyen, kendi yaptığı işe tutkuyla sarılan bunun üzerine konuşan insanlarla arkadaşlık etmek istiyorum. Bunun için de bu etkinliği yapıyorum. Yani benim için insan tanıma ve arkadaş edinme etkinliği ve bunlar da özel insanlar… “O iş olmaz, onu başka yerde yapacaksın” diyen mantalitenin karşısında pek çok insan pek çok iş yapıyor. Zaten bu şehri de çoğunlukla yaşanır ya da keyifli bir hale onlar getiriyor. İnsanlarla bir şey konuştuğumuz zaman “Sen ne yapmak istiyorsun” diyorum gayet net “Şunu yapmak istiyorum” diyor. “Benim şöyle bir kabiliyetim var, onun böyle bir imkânı var. Ben sizi bir araya getireceğim siz de bunu yapacaksınız” diyorum. Bugüne kadar etkinlikte 161 kişi sunum yaptı. Bunlar bir sürü farklı alandan; aralarında tasarımcılar, sosyal girişimciler, ticari girişimciler, iş insanları, meslek örgütlerinden temsilciler, sanatçılar var… Bir sürü insanla tanışılıyor, herkes bambaşka işlerle uğraşıyor. Benim yapmayı sevdiğim şeylerden bir tanesi de bütün bu tanıştığım insanları kendi imkânlarıyla kendi kabiliyetleriyle bir araya getirip toplamından daha fazlasını yaratabilecek bazı şeyler yapmak.

Etkinlik başında hep anlatıyorum bu iş biraz alışılmış kafa dışına çıkmakla alakalı. Coğrafya olarak eksik yok; dört milyon insan var, kent ekonomisi bağımsız ülkenin genel sosyokültürel psikolojisinden ayrı oldukça özgür bir ortam. Ama hep üçüncü, hatta bazen dördüncü şehir. Benim bir sloganım var “İzmir’de oluyor” diye, İzmir’de her şeyi yapmak mümkün demek bu. Yani “bu iş İzmir’de yapılmaz, İzmirliyle bu iş olmaz” diye bir şey yok, oluyor. İzmir’de konser oluyor, İzmir’de tasarım festivali oluyor, İzmir’de dezavantajlı gruplar için atölyeler oluyor. Aslında kentte olup biten şeylerin bilinirliğini arttırmak önemli.

Türkiye’de hangi şehirlerde var?

İstanbul, İzmir, Eskişehir, Ankara, Bodrum’da var. Bursa’da da var ama daha hiç etkinlik yapılmadı. Biz şehir olarak ikinciyiz.

Ben Container Hall’de izlemiştim, kaçıncısı bilmiyorum ya iki ya üç…

Onuncu etkinlikten sonra olabilir. İlk başladığında etkinlik amacı vardı. O dönemde İzmir’de pek bir şey olmaz, kimse bir şey yapmazdı. Bugünkü kadar popüler değildi İzmir.

Peki, neden illa İzmir’i istedin? İstanbul gibi hareketli, sosyal yönden canlı, iş yönünden fırsatlıyken neden İzmir’i seçtin? Gönül bağımı, bir aşk mı?

Aşk… Politik bir slogan gibi olacak ama öyle. Ben bütün çocukluğumu daha doğrusu çoğunluğunu Batı Anadolu’da gezerek geçirdim. Kültür turu ekibine dâhildi benim ailem. Hafta sonu tatilinde ya da uzun tatillerde sürekli yakın yerlere gidilirdi ve arkeolojik kentler ziyaret edilirdi.

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Ailenin ilgisi seni de yönlendirmiş…

Evet, onların kültür turlarına bir ilgisi vardı. Ben her hafta sonu bazı değerler paylaştığımız bir grup insanla beraberdim.

Arkadaş, yakın çevre?

Hiç tanımadığım insanlar, her seferinde yeni insanlarla tanıştığınız ve değişen bir çevreniz var. Onlarla böyle disiplinli bir şekilde, iki haftada bir hafta sonları buluşup, uzun kilometreler kat edip, pek fazla insanın ziyaret etmediği yerleri ziyaret ediyorsunuz. Sonra akşamın bir vaktinde dönüyorsunuz ve inanılmaz yorgun olarak geliyorsunuz. Ertesi gün işe gidiyorsunuz. Şimdi bu standart bir hafta sonu eğlencesinden ya da dinlencesinden farklı bir şey. Ama o deneyimin zenginliği ve yaşadığınız coğrafya bağlıyor sizi. Beraber hareket etme istediğiniz insanlara bağlıyor. Aslında bir cemiyeti kuvvetlendiriyor ve bir sosyal ağ kuruyorsunuz. Coğrafyanıza dair kalıplaşmış laflara yani kalıplaşmış cevaplara.

Genelleşmiş inançlar var…

Negatif olayların genellemelerinden ikna olmuyorsunuz. Bir de elinizde neyin olduğunu biliyorsunuz. Evet gerçekten işlemeyen ya da yeterince iyi işlemeyen bir şey varsa onu yerinde görüp, sonra eğer gerçekten niyetiniz onu iyileştirmekse, neler yapabileceğinizi anlıyorsunuz. Uzaktan akıl vermekle olmuyor. Olmadığını bizde milletçe biliyoruz. Biliyorsunuz ki Türkiye’de her insan her işi biliyor. Buna rağmen pek çok şey işlemiyor.

Mesela, televizyon programları futbol yorumlarıyla dolu ama Türkiye ne kendi içerisinde ne de küresel alanda bu konuda devrim yaratıyor. Ama aynı şey bizim gündelik hayatımızda da var, kendi hayatımızı değiştirmektense, başkasına akıl verip onun bir şeyler değiştirmesini bekliyoruz. İşte bu keşifler, geziler bire bir bu durumlarla yüzleşmek, insanları daha sessiz ve daha çok eylem odaklı hale getiriyor. En azından benim için öyle ve bütün o coğrafyayı da görmüş olduğum için ben buraları seviyorum. Pek çok insanla tanıştım sadece İzmir’de de değil. Gittiğimiz yerlerde de güzellikler yaratmak özgüvenle pek çok iş yaratan ya da düzgün çerçevelerle emeğinin karşılığında çok doğru inşa eden insanlar gördüm.

Coğrafya deyince, İzmir olmasaydı en çok neresinde yaşamak isterdin Türkiye’nin?

Türkiye’nin neresinde yaşamak isterdim hiç düşünmedim… Ege ve deniz insanıyım, öyle büyüdüm. Çok sevdiğim bir laf var, “Değişen İzmir’i Anlamak” diye bir kitapta okumuştum. Çok iyi bir kitaptır. Onun son bölümünde geçiyordu. “İnsanların çocukluğu kendi anavatanıdır” diyordu kitapta. O yüzden deniz kenarında, suyun yanında ve toprağa yakın bir yerde yaşamak isterdim. Batı Anadolu olabilir. Güney Batı Anadolu’da olabilir. Şehir söyleyemem.

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Bu özelliğin İzmir için bir kazanç, çünkü çok çalışıyorsun.

Ben mimarım. Mimarlık okudum ama etkinlikler organize ediyorum çoğunlukla…

Başarılı bir mimarsın; binalara, yeni sitelere, yeni rezidanslara girebilir çok daha iyi kazanabilirsin. Ama bunun yanında pek çok çalışmada görüyorum ben seni. Demek ki seni başka şeyler besliyor…

Bazen o işlere giren biri olabilmeyi istiyorum açıkçası. Kesinlikle karşı değilim ama iki şeyden bahsedebilirim. Bir tanesi üniversite okurken piyasa ortamına biraz uzaktım. Antik kentlerin tarihine olan merakım ve coğrafyayı gezip insanlarla kurduğum ilişki. Garip bir his verdi bana. Her şey kurulup yıkılmış. En görkemli yapılar bile zamana dayanamamış.

Bu dünyaya başka bir bina daha lazım değil, gerçekten öyle. Mimarlık eğitimi garip bir eğitim diye söylerlerdi. İnsan sonradan anlıyor. Mimarlık eğitimi geniş bir formasyon veriyor. Zaten üniversite bir meslek edindirme alanı değil, bir bilgi alanı. Önemli olan üniversite ortamı içinde karşılaştığınız insanlar. Ben İstanbul Teknik Üniversitesi mimarlık fakültesi okudum. Her tipten insanın hem karakter hem de akademik yönden bulunduğu bir ortamdı. Benim muhteşem hocalarım oldu. Birçoğuyla hala görüşüyorum. Bazıları hala muhteşem işler yapmaya devam ediyor. Oradaki kadrolar biraz dağıldı ama başka yerlerde muhteşem işler yapıyorlar. Aslında düşünülürse “mimar” sadece bir isim. Belediyede çalışan mimar var, şantiyede çalışan mimar var, tasarımcı mimar var, bunların bazılarını bir arada yapan mimar var, endüstriyel tasarım odağındaki küçük ölçekli işler yapan mimar var, iç mimarlık ya da dekorasyon yapan mimar var, AVM inşa edenler var, ben sadece taş yapılar yapacağım diyenlerde var. Bunlar kişinin odaklanması ile alakalı.

Ben “bir bina daha buraya lazım değil” diye düşünüyorum. Türkiye’de inşaat sektörünün ve bunun içerisindeki karakterlerin, mimarın hem yerel yönetimlerle, hem piyasaya olan ilişkilerini görüp anlayıp okudukça şöyle düşünmeye başladım: “Bazı şeyler benim için doğru değil ve bana doğru gelmiyor. O zaman benim mimarlığım ne?”. Benim buna karar vermem lazım. Ben mimarlığı çok seviyorum, mimarlık etkinlikleri yapmayı çok seviyorum, mimarlardan bir şeyler öğrenmek için mimarlık öğrencileriyle atölyeler yapmayı çok seviyorum. Yeni hayaller ekebilmek, insanlara ilham verebilmek için mimarları buluşturan parti ve eğlence kısmını seviyorum.  Sosyal birliktelik olduğu zaman meslek alanında farklı bir mücadele olacağını düşünüyorum.

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Geçenlerde Ekonomi Üniversitesi öğrencileriyle oldu galiba etkinliğiniz?

Evet. Mimarlık etkinliklerini organize etmeyi seviyorum. Mesela İzmir’de mimarlık filmleri izletmek istiyorum. Onların haklarını alıyorum, ondan sonra onları kamuya açık gösterim şeklinde organize ediyorum. İsveç’te gördüğüm bir sergi, İzmir’de de olmalı diyorum, gidiyorum o serginin sahibiyle konuşuyorum ve İzmir’deki mekânı ayarlıyorum. Üretilmesi gereken bütün şeylerin sergileneceği sergi tasarımını yapıp onu gerçekleştiriyorum. Bütün bunlar benim mimarlığım aslında.

Bu da bir mimarlık…

Evet, bu da benim seçtiğim mimarlık. Etkinlik organizasyonu dışında bar, restoran tasarımları da yaptım ben.

Etkinlik mimarı mısın o zaman?

Çoğunlukla öyleyim. Mekânsal tasarımlar da yapıyorum. Ama etkinlikleri seviyorum İstanbul’da Gece kulüpleri, barlar yaptım. Restoranlar, barlar, küçük evler özellikle Beyoğlu çevresindeki evlerin yeniden yapılması. Ama dönüp dolaşıp çoğunlukla yaptığım şey bu etkinlikler. Çünkü mimarlık çok yavaş ilerleyen bir meslek. Tasarım alanlarında ilerleyenlerin en yavaşı. Bir de ölçeğiniz büyürse… Bir müstakil evden, yüzlerce konukluk bir projeye doğru büyütün ya da bir AVM’yi düşünün, tasarım süreçleri ve inşaat süreçleri toplamda belki dört seneye falan yayılacak. Belki beş seneyi bulacak. Hesap yaptığın zaman bu mesleğe otuzunda başlayan bir insan, altmış yaşına gelinceye kadar altı tane proje denk gelir.

Şantiyelerde çalışıyorken, şantiyeleri seven birçok mimarla tanıştım. Resmen her şeyini seviyorlar. Sabah yedide gelmek, gece dörtlerde gitmek onları yormuyor. Büyük bir proje için beş altı senelerini veriyorlar. İşler böyle olunca beş altı proje yapabiliyorlar. Bu benim için fazla yavaş bir faaliyet. Bir de elinin değdiği insan sayısı da çok farklı. Benim yaptığım etkinliklerin izleyicisi Ülke ve dünya koşullarına göre Beş yüz kişiye de çıkıyor; iki yüz kişiden aşağıya inmiyor. Planlaması tasarlaması kısa bir zamanda oluyor ve her şey gözlerimin önünde olup bitiyor. Orada olan insanlarla beraber deneyimliyor, yaşıyor, nefes alıyoruz, kalplerimizin birlikte atıyor…

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Aslında sinerji yaratıyorsun…

Evet, deneyimleyip “Tamam, şimdi ne yapıyoruz?” diyebileceğim bir şey. Bence aynı eğitimden geçip ömründe sadece altı proje yapmak bir tercih. Ben belki ömrüm boyunca üç yüz dört yüz tane irili ufaklı proje yapabilirim. Çizimler yapıyorum ama ölçeğimi biliyorum. Benim ölçeğim hiçbir zaman çok konutlu projeler yapmak değil. Benim ölçeğim daha başka bir ölçek. Yaptığım mimarlık mı? Yapısal mimari işleri de, bir bina lazım mı dünyaya dediğim işlerin karşılığına denk gelen, onlara cevap veren işler. Herkes İçin Mimarlık Derneği ile yaptığım projeleri çok önemsiyorum. Orada gerçekten yapı işleri yapılıyor. Doğrudan insanlara çok faydalı olabilecek işler yapılıyor. Bir köyde olabilir ya da mahrumiyet alanında Anadolu’nun kalbinde olabilir. Köydeki bir okul bahçesinde, o bahçenin kullanıcılarıyla yani öğrencilerle birlikte tasarımı yapılıyor mesela.

Peki, İzmir’de iyileştirilmesini istediğin semtler var mı?

Semt değil de sokak halleri, sokak kullanımlarına dair söyleyeceklerim olabilir.

Dar sokak gibi değil mi?

Evet ya da taşıt sorunu, park yerleri… Ben mesela İstanbul’da yaşarken hiç özel taşıt kullanmıyordum ama İzmir’de araba kullanmayı çok seviyorum. İzmir sizi çevresinde de yaşatan bir şehir. Yani gidilecek çok yer var, kentin keyfini çıkarmak istiyorsanız bence şehir içinde toplu taşımayı tercih etmelisiniz. Giderek de daha bağlantılı bir hale geliyor. Diyelim ki İstanbul’da 45 dakikada bir başka mahalleye ulaşabilirsiniz ama burada 35-40 dakika yol aldığınızda dünyadaki en güzel denizlerden bir tanesine girebilirsiniz, dünya mirası listesindeki bir kalıntıyı ziyaret edebilirsiniz, sadece orada pişen bir yemek yiyebilir ya da hiçbir şey tüketmeden sadece manzaranın keyfine varıp sessizliği içinize çekebilirsiniz. Bu büyük bir keyif, tabi böyle olunca araç kullanmayı çok seviyorum burada ama otopark problemi var. Böyle olunca da mimarlıkla ilgili yazdığım ve konuştuğum bazı şeyleri çok düşünüyorum. Bir şeyler düzelebilir mi? Emin değilim. Şurayı düzeltelim işler yoluna girebilsin demek mümkün mü? Bilemiyorum. Bazen bu sorunu İzmir’de çözmeye çalışmak yerine daha küçük ölçekli başka bir kentte, bu iş problem haline gelmeden, buna yönelik fikirler geliştirmeyi daha anlamlı buluyorum. Kent planlarını ona göre yapmak, belki de İzmir’e ders olabilecek projeler üretmek. İzmir ölçeğinde bu projeleri yapmak için çok radikal kararlar almak lazım. İnsanların uyum süreçleri var. Her şey ilk başta tepki görüyor. Tramvay da en başında çok tepki gördü, metro da çok tepki gördü. Aslında hem zaman, olarak hem ekonomik olarak bize dönüşü var. Sadece biraz fikre alışmak gerekiyor.

Sen kendin için çiziyorsun…

Evet, ben kendim için çiziyorum ama bir yandan da inşa edilmesi amaçlı bir şeyler çiziyorum kendi kendime. Fakat bunlar çoğunlukla kağıtta kalıyor…

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Instagramda sık sık #givemeanisland #banabiradaverin etiketiyle çizimlerini paylaşıyorsun. Peki, sana bir ada veriyorum, neyle donatırsın, neyle doldurursun adanı?

Pek bir şeyle doldurmam. Bir tekne bağlardım, çünkü mavi yolculukları seviyorum. Aslında benim çizdiğim şeyler Kız Kulesi’ne de benziyor, Slovenya’da Bled’de suyun ortasında bir adadaki bir manastıra da. Manastıra su seviyesinden bir merdivenle çıkıyorsunuz, o beni çok etkilemişti. Nedense öyle bir şeyler çizmeye başlamıştım. Bu manastırın benzerini ama yıkık halini bir mavi yolculuk sırasında Göcek’te bir adada gördüm. Fethiye’deki Kayaköy’ün bir ada üstünde olduğunu düşünün. Adaya çıktığınız zaman yollar olduğunu görüyorsunuz uzaktan gördüğünüz duvarların nasıl sokaklar belirlediğini görüyorsunuz. O yolların, o yaşantıların yok olması oldukça melankolik bir his. Çok güçlü bir duygu. Tek gerçek olan şey o karşılaşma anında hissettiğiniz şey. O da böyle tekinsizlik hisleriyle hayranlık arasında hiçbir gündelik referansa karşılık gelmeyen şeyler… Onları çağrıştırdığı için çiziyordum ama bana bir ada verilse tekne bağlardım yani başka bir şey yapmam.

Kentin düzenlenmesi konusunda İzmir’in yetenekleri konusunda ne düşünüyorsun?

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Türkiye’deki gerçekten en iyi güzel sanatlar fakültelerinden bir tanesi. Oradaki insanlar “yıllarca duracak şeyler yapmak istiyorum” dediklerinde onları durduran tek şey herhalde imkanları bir araya getirmek olabilir. Eğer insanlar o imkanların orada olduğunu bilebilirse daha çok enstalasyon olur çevrede.

İzmir, Kemalpaşa’da Nif Bağları’nda gerçekleştirdiğin Forced Migration (Zorunlu Göç) adlı enstalasyonun Bükreş Trianal’inin bir bölümü olan East-Centric Arhitext Awards 2019’a aday gösterildi. Bu iş ve yaşadığımız zorunlu göçler hakkında ne söylersin?

Öncelikli olarak sanatı tasarımdan ayıran şey ya da sanat işini ticari bir işten ayıran şey, çoğunlukla kişisel bir dertlenme üzerinden gerçekleşmesi. Sanat işi sanatçının kendini ifade etmesi. Tabii ki sanat piyasasının gereği olarak bir sanat işi bir sanatçıya sipariş verilebilir ama o sanatçının dertlenmesi olmadığı sürece basmakalıp bir üretimden öteye geçmez. Bu iş de benim kişisel dertlenmenin yansıması.

Bu coğrafyaya birilerinin geliyor olmasının bizim dışımızda sebepleri varmış gibi görünse de, Türkiye ne iklim krizinden, ne de Orta Doğu’nun siyasi çalkantısından uzak değil, onların bir parçası. Doğuda, Güney Doğu’da, Karadeniz’de, Ege’de yani Türkiye’nin bütün coğrafyasında insanlar, neden ülkelerini terk edip hayatta kalmak için Türkiye’ye gelip bir yaşam arıyorlarsa, bizleri de o durumu yaşamak zorunda bırakacak sebepler burada da var.

Buna yabancı bir şeymiş gibi baktığımız zaman o sebepleri oluşturan şeyleri tespit etmemizde imkânsız hale geliyor. “Bizimle ne alakası var, o sizin derdiniz” dediğimiz her şey bizim de yaşayabileceğimiz şey haline geliyor.

Mimar Hasan Cenk Dereli, Canan Boz, Röportaj, Megaplus dergisi 35. sayı

Aşağı yukarı benzer nedenler…

Buna yabancı bir şeymiş gibi baktığımız zaman o sebepleri oluşturan şeyleri tespit etmemizde imkânsız hale geliyor. “Bizimle ne alakası var, o sizin derdiniz” dediğimiz her şey bizim de yaşayabileceğimiz şeyler.

Çevremde de çocukları yurt dışına eğitim için gidenler var, çocuklarına “dönmeyin” diyorlar…

Oda bir çıkmaz bence. Çıkış yolu herkesin kim olduğunu tekrar hatırlamasıyla alakalı. Hepimiz Osmanlı coğrafyasının, Roma’nın ve hatta İyon kent devletlerinin uzantısıyız. Bizim bugün İzmir olarak yaşadığımız coğrafyada yaşadığımız hayat, tarih boyunca sürekli farklı kültürlerin etkileştiği, çatıştığı, barış yaptığı, dillerinin, mutfaklarının kendi genlerinin birbirlerine karıştığı bir coğrafya. Ve her birimiz bundan bir parçayı taşıyoruz. Benim Türk kültürüne yakıştırdığım şey bütün coğrafyaların arasında gezip onlarla beraber olup onlardan bir şey alıp onlarla başka yerlere doğru giden bir kültürel taşıyıcılık. Bunu bilerek yaşamak lazım sanırım.

Çok aydınlatıcı, keyifli bir sohbet oldu, onca yoğunluğunda zaman ayırdığın için teşekkürler Cenk.

İnstagram: @hcenkdereli

cenk@nobon.net

www.nobon.net

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu