Kültür & SanatRöportaj

ÖZEL RÖPORTAJ: RENAN BİLEK

Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisinin “Her Eve Lazım Süleyman”ı, “Doksanlar”ın Bekir’i”, “Yeşil Deniz”in Belediye Başkanı Hilmi’si”, “Yeni Gelin”in babası Kamil’i Renan Bilek… Sadece oyunculuğu ile değil yaptığı müzik projeleriyle de sevilen Renan Bilek… Bir dönem İzmir’de, hatta Karşıyaka’da yaşayan, Galatasaray Liseli, Beşiktaş doğumlu ve gönüllü sevgili Renan Bilek, 15 Nisan akşamı ARANJMANLAR anlatılı konseriyle Bostanlı Suat Taşer Konser Salonu’nda sevenleriyle buluşacak. Karşıyaka Belediyesi ve Liyakat Derneği’nin destekleriyle gerçekleşecek geceyi müzikseverler heyecanla bekliyor.

Biz de MegaPlus olarak bu sayı sanatçıyı Adana’da ziyaret ettik. Dizi çalışmaları nedeniyle uzun süredir Adana’da yaşayan Renan Bilek’in neşeli ve doyurucu sohbetini özlemişiz gerçekten. Mart sayımızın “Kadın” konseptini Renan’ın dizi karakterleriyle paralel kurgulayarak başladık muhabbete.

Uzun yıllar müzisyenlik ve oyunculuk yaptıktan sonra “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisindeki Süleyman rolüyle özellikle kadınların ve ailelerin hafızasında yer almana sebep olan iyi kalpli ve haksızlığa uğrayan bir kadının hapishanede gördüğü şiddetin kötü kadınlara cezasını veren kahramanı oldun sen.

Emir demiri keser, Soner öyle istemişti.

Öyle bir geçer zaman ki - Süleyman:Renan BİLEK - Özel Röportaj - Megaplus Dergisi - Mart 2019
Renan BİLEK – Öyle Bir Geçer Zaman Ki Dizisinde “Süleyman” Rolünde

Cemile’yi kurtaran adam, Süpermen rolüne girdin.

Cemile’nin çalınan alyansını kurtardık. Özellikle o dizide küçük parantez içi değerler vardı. Orada önemli olan altının çalınması değil alyansının çalınmasıydı.

Ezilen kadının yanındaydın…

“En iyi kötü olarak” anılıyordum bir dönem.

Sonra o kötü adammış gibi başlayan Süleyman kulak memesi kıvamına geldi.

Doğru, üçüncü sezon Aylin öldü ama çocuğu kaldı, Soner bunalıma girdi, o çocuk ortada kaldı. Birinin idare etmesi lazımdı. Cemile ile biz idare ederken bir anda ben çocuk bakıcılığına terfii ettim. Hatta şöyle bir şey oldu, bir gün bir sahne var, ortalık gergin falan, benim de gerginleşmem gerekiyor. Gerilemedim bir türlü. Yönetmenimiz Zeynep Günay Tan hiç memnun değil, tekrar tekrar çekti. “Renan, olmuyor,  daha önceki o aradığım Süleyman yok, gözünden ateş çıkardı senin” dedi. “Zeynep, bir sezondur çocuk bakıyorum ben, yumuşadım” dedim. Güldük falan küçük bir ara verdik. Biraz hafızamızı tazeleyip tekrar çektik. 

ÖBGZ’den sonra hep benzer rol teklifleri gelmişti değil mi? Süleyman pek sevildi.

O yüzden ailenizin Süleyman’ı gibi oldum,  sonrasında da sadece Süleyman değil Hulusi Kentmen tarzında roller gelmeye başladı hep. Halbuki Süleyman karakteri bakıldığında ciddi tabanca kullanan, her yerde tanıdığı bağlantısı olan biri. Sonradan çok aileden biri gibi bir karaktere döndü ve kötü adam değil de, o eski özlenen kabadayılar, külhanbeyleri gibi, mahallenin ağabeyi gibi oldu. Haksızlığa direnen biri olarak kaldı hafızalarda. Allahtan dizi erken bitti de yaşlılığını görmedik. Ama bugün yayınlansa aynı tepkiyi alamazsın; her işin bir dönemi var. Bugün Çemberimde Gül Oya’yı da koysan aynı tepkiyi alamazsın. Hatta şu dönemde Öyle Bir Geçer Zaman Ki ya da Çemberimde Gül Oya’yı yayınlayacak kanal da bulamazsın.

Her bölüm ne kadar yoğun oluyordu…

Seyretmeyen biri bu haftaki bölümde ne olduğunu sorduğunda anlatması çok zordu. Tamam bir ana hikaye var ama çok fazla da yan akslar var. Ana hikayenin dışında dört tane çocuk var, her birinin kendi hayatı, onların hayatlarına girenlerin kurguları var. Bu anlamda çok güzel bir hikayeydi. Bu da Coşkun Irmak’ın büyük başarısı. O drama yapısını kurmak kolay değil. Her şey beklentiyi karşılıyordu ve hepsi farklı bir neden sonuç ilişkisi içerisindeydi. Şimdilerde daha ilginç kurgular yapmaya çalışıyorlar ama o zamanki şeyler artık yok. Algılar değişiyor, 8 sene geçmiş o dizinin üstünden.

Sekiz sene geçmiş ama hala hatırlanıyor olmak çok önemli…

Çok büyük bir ekip işiydi. Yazar yazıyor, yönetmen de çok güzel çekiyor böyle olunca yazar “vay be bunu da çektiler” diyerek daha da coşuyor yazarken. Bunların hepsinin altında da uygulayıcı yapımcı var. Mesela öyle bir sahne vardı ki, tekne yakıldı, sahnenin maliyeti benim haftalık ücretimden yüksekti. “Ülen bir tekne olamadık” diye espri yapıyordum o zamanlarda. Pahalı işti ama değdi de. Her on kişiden yedisi seyrediyordu. Asmalı Konak’ın final reytingi dışında bütün rekorları kırmıştı o dizi. Dolayısıyla yatırırsan alırsın ama bu yatırımı doğru yaparsan alırsın. Şimdi hakikaten çok uyduruk yatırımlar var. Herkesi bir çuvala sokmayayım ama yapımcılıktan bihaber yapımcılar, prodüksiyon yapmaktan bihaber prodüktörler, oyunculuktan bihaber oyuncular var. Oyuncu olmak için konservatuardan mezun olmak yetmiyor. Tiyatro ile dizi, reklam ya da film işi farklı, bunların içinde kurgu var. Kurguya girince bütün her şeyi değişik gösterebilirsin. Mesela oynarken şüpheye düştüğün şeyler olabiliyor kurgudan sonra bir bakıyorsun ne kadar güzel olmuş diyebiliyorsun. Dizi parça parça çekildiğinden anlayamıyorsun.

Tiyatro öyle değil ki; baştan sona akıyor, başlıyor ve bitiyor. Düşünsene bir film çekiyorsun üçümüz barda buluşmuşuz ve ben bir anı anlatmaya başlıyorum, bir daha o barı sadece finalde görüyoruz. Şimdi kendi açınızdan düşünün benimle ilk buluşmanız bu olayları bilmiyor haliniz, ikincisinde ise filmin son planında her şeyi biliyor haliniz. Bu ikisi arasında çok ciddi oyunculuk farkı var. Ve arasında da 115 dakika var mesela. Ama o mekânda aynı zamanda o iki oyunculuğu sergilemek zorundasın. Senaryoya çok hâkim olman lazım, neler yaşanmış bilmen lazım, diyalogları hatırlaman lazım ve ona göre iki ayrı oyunculuğu sergileyebilmen lazım. Finalde her şeye vakıf ve her şeyi dinlemiş gibi bakmak ve oynamak zorundasın. Kısacası 115 dakikayı içmiş olarak bir sonraki sahneyi oynaman gerekiyor.

Renan BİLEK - Özel Röportaj - Megaplus Dergisi - Mart 2019

Film ve tiyatro arasındaki en büyük fark da burada galiba…

En büyük hayali ve sahte ortamı kurarak en gerçeği anlatan şeydir sinema. Tiyatro da gerçeği gösterirken en büyük hayali sunandır bence. Çünkü orada zaman aşımı yapamazsın, mekanı değiştiremezsin sahnedir yani en fazla dekoru değiştirirsin. Sinemada öyle değil ama bunu da gören büyük resmi görüp yöneten yönetmendir. Sen ne kadar vakıf olursan ol o büyük resmi yönetmen taşır.

Bu projeden sonra 90’lar teklifini kabul ettin. Devlet memuru Bekir rolündeydin o da cici bir aile babasıydı. Ailesini eşini önemseyen bir karakterdin. Böyle mi çizildi, böyle mi oynadın?

Bunlar çok iç içe şeyler. Evet, böyle çizildi ama bakarsan abim rolünü oynayan Deniz Oral’ın karakteri de aileye düşkündü genel olarak tüm karakterlerde bir aile anlayışı vardı. Zaten o bir aile dizisiydi, 90’ların mahalle dizisiydi. Ailevi değerler vardı, aramızdaki fark yaklaşım farkıydı. Bekir de karısının çalışmasını istemeyen bir erkekti. Karısının çalışmasını bir güçsüzlük olarak görüyordu, ben aileme bakamıyor muyum ki karım çalışacak diye düşünüyordu. Aynı düşünce Deniz Oral’ın rolünde de vardı, o da istemiyordu, o yüzden git derneklerde çalış diyordu. Yazılan öyleydi ama birebir oyunculuk içerisinde karşındakiyle o frekansı yakaladıktan sonra verdiğin anlam, değer seyirci tarafından daha çok algılanıyor. Aslında biraz oturttuğun karakter ile ilgili. Yani değerlerine sadık, sahip devlet memuru devletin de değişimine itiraz eden klasik adamın evde karısına davranışıyla farkında olmadan ideolojik bir değişim farklılığı aslında. Baktığın zaman sana gelen senaryoda bunlar yazmaz bunun içini sen doldurursun. Eğer yazar da izliyorsa yazdığı şeyi ki izlemeyen çok var… Hele ki çoklu yazar varsa orada nasıl çalışıldığı önemli. Örneğin 4 yazar bir masanın etrafında konuları belirleyip yazıyorsa tamam ama görev dağılımı yapmak adına birinci bölümü sen, ikinci bölümü öteki, üçüncü bölümü bir diğeri yazdığında devamlılık birliği olmuyor. Bu durumda titiz bir oyucu olarak bunun kavgasını vermeye başlıyor insan hiçbir zorunluluğu yokken. Çünkü seyirci senden hesabını sorabiliyor.

Senaryoyu okurken devamlılık birliği görmediğin tekstler oluyordur…

Çok örnek vermek istemiyorum aslında ama mesela bir sahnede gitar çalıyorsun ve üniversitedeyken öğrendim diyorsun, sonra aynı dizide başka bir sahnede senin yüzünden üniversite okuyamadım diyorsun ağabeyine. Bu durumda ikisinden birinde yalan söylüyorum, hangisinde yalan söylüyorum yani? Bir süre sonra kendi içinde ben bununla uğraşmalı mıyım tartışması yaşıyorsun. Ya da ben bununla uğraşacaksam senarist ne işe yarar o zaman niye para kazanıyor? Makyöz, ışıkçı, reji asistanı deli gibi çalışıyor ama yazar hiçbir şeye dikkat etmiyor. Şansım ya da tercihim olabilir. Mesela bu anlattığım işin yapımcısı çok titiz bir adamdı ve olaydan bahsettiğimde elinden geleni yapmaya çalıştı. Böyle insanlar da bulunuyor.

Sonraki dizi Yeşil Deniz’di. Türkiye’de en yaygın izlenen kanalın neşelendiren dizisiydi hem de Ege’nin şirin bir yerinde. Birgi’ye de çok büyük katkınız oldu dizi ve ekip olarak.

Minicik bir katkımız olduysa bile çok mutlu olurum, çünkü çok özel ve çok güzel bir yer. Diziden sonra oraya yatırım yapan yerleşen dostlarımız oldu. Birgi’de hala görüştüğüm dostlarım var. Oranın kültür şenliği olduğunda falan hala haberleşiriz, yoğunluğumdan dolayı gidemiyorum ama hala bağımız devam ediyor.

Orada Belediye Başkanını oynuyordun sen, şimdi gitsen yine belediye başkanı gibi karşılanırsın.

Birgi’yi bırak İzmir’de belediye başkanı sananlar oldu. Havalimanı’ndayım, İzmir’de Ödemiş’e gideceğiz, o esnada acele ediyoruz ekiple, “Özür dilerim acelemiz var” diyorum, karşımdaki “Rica ederim, buyurun başkanım, yolu tıkamayın yeter” falan diyor. Birgi Belediye Başkanı vardı Cumhur ağabey, bence o bile İzmir’de bu kadar teveccühe rastlamamıştır. Çok seviyordum Birgi’yi hala da çok severim.

Nasıl bir projeydi Yeşil Deniz?

Bir ara hakkımda “Adam bir türlü günümüze gelemedi, Öyle Bir Geçer Zaman Ki’de 70’ler, sonra 90’lar, Yeşil Deniz’de de yine 90’ların köy versiyonu” diyorlardı. Hakikaten Yeşil Deniz’de 90’ların o değişiminin köyde yaşayanlara yansımasıydı. 90’lar dizisi şehirdeki yansımayı gösterirken, Yeşil Deniz de aynı dönemin köydeki yansımalarını ekrana taşıyordu. Değerlerin değiştiği bir dönemde bu değerlere ayak uydurmaya çalışan dar alanlı bir yaşam tarzı sürenlerin hikayesiydi. Kabuğu yıkmaya çalışıyorlar ama kabuk öyle tutucu bir kabuk ki, kendi değerleriyle yeni değerlerin çatışmasının bir ürünüydü. Köye yansımasında şehirdeki kadar keskin değildi ilişkiler hala iç içeydi. Orada bir belediye başkanı var; doktor ve idealist. Siyaseti sevmeyen bir doktor, biraz da iteklenmiş belediye başkanı olmaya. “Bir kere çalmakla bir şey olmaz, benim memurum işini bilir” denilen bir dönemde köyüne, kendi memleketine yardımcı olacak, köyünü kalkındıracak diye iteklemişler siyasete. Aslında siyaset adamı değil. Siyaseti hizmet olarak kullanmaya çalışan bir doktor. Fakat koltuğa oturduktan sonra ister istemez o da havaya giriyor.

Biraz aksiyon dizileri gündemdeyken, dizi sezonunun da ortalarında Yeni Gelin çıktı ortaya. Hemen sevildi ama başlarda çok da eleştirildi.

Türkiye’de bu kadar çok dizi seyredilirken, yurtdışına da bu kadar dizimiz gönderilirken aslında Türk insanı dizi seyretme kültürüne sahip değil. “Dizi” adı üzerinde bir seri, yani devamı gelecektir. Bir sezon ortalama 40 bölümdür. Bunu da şöyle düşün Yeni Gelin’in mesela en kısa süresi reklamsız 120 dakikaydı. Ki bunun 157 dakika verildiği zamanlar oldu. Komedi dizisi veriyorsun, bir matematiği var; uzatamazsın, kısaltamazsın. Kısaltırsan espri geçmez, uzatırsan çok yayılır ve espri bozulur. Ama kanal 150 dakika istiyor senden ve uzatmak zorunda kalıyorsun. 5 günde 150 dakikalık dizi çekiyoruz, ki aynı sahne defalarca çekilir. Bir kişi aynı sahneyi en iyi ihtimalle 4 kez oynar.

Adam 3 tane kadınla evli. Buna bir sürü eleştiri getiriyorlar, tamam da senin yaşadığın ülke Ankara, İstanbul, İzmir’den ibaret değil ki. Yani bunlar var olan hayatların yansımaları. Sonra da buna teşvik ediyorsunuz diyorlar, ya dur bir bekle.

Tabii ki herkesin eleştiri hakkı var ama eleştirmeden önce bir bilgi al. 63 bölüm yayınlanmış mesela eleştirene soruyorum “kaç bölüm izledin” diye, “bir iki bölüm izledim” diyor. O öyle değil işte, bir iki bölümle bir şey anlayamazsın. Bir yandan da hayatın gerçekleri olduğu için karşılaştığımız bazı insanlar gelip benim hikâyemi anlatıyorsun diyorlar. Bunu diyen adamın da 3 karısı var mesela.

Bu dizide de senin karakterin karısına çok değer veren ama kızı onun için çok özel olan Kamil. Kızı için çok fedakârlık yapan, şehir değiştiren, taşıyan bir karakterdi ki bu bize çok tanıdık geliyor.

Ya aslında tesadüf mü bilmiyorum, ben ne yapımcının ne yönetmenin bunu düşünerek bana teklif ettiğini sanmıyorum. Ben de bunu düşünerek kabul etmiş değilim ama oyuncu aslında tüm malzemesini kullanarak karakteri oynar ya, o anlamda çok işime yaradı. Kızıma olan düşkünlüğüm karakteri daha iyi oturtmamı sağladı. Oyuncu olarak kızım değil oğlum olsaydı, dizide yine aynı başarıyı göstermem gerekirdi ve yapardım.

Projeye çok çalışıyorsun değil mi?

Tabii, ben rolüme çok çalışırım. Ben iyi bir oyuncuyum, bu anlamda tevazu göstermem, çünkü çok çalışıyorum. Karakteri ortaya çıkarana kadar çok çalışıyorum, çıkardıktan sonra zaten senden bir parça olmaya başlıyor.

Komediyse çok cepten yediğim yerler oluyor, çünkü benim kökenim komedi. Ben Ferhan Şensoy’un öğrencisiyim, Erol Günaydın’la, Münir Özkul ile aynı sahneyi kullandım. Çok şey öğrendim ve yeri geldiği zaman cebimden o kartı çıkarıp oynadım.

Ya Olanlar Oldu filmi? Yeşil Deniz’den sonra mıydı?

Evet sonrasındaydı. Olanlar Oldu vizyona girdikten sonra da Yeni Gelin başladı. Ben Olanlar Oldu filminin bana çok uğurlu geldiğine inanıyorum.

Ortunç’un hayata bakış açısından dolayı olabilir. Özellikle dansla biten ritüel sahnesi biz gülmekten bitirdi sinemada. Adeta yaşadın o sahneyi.

Ritüel yaşadım çünkü 1987’de 19 yaşındayken meditasyon yapmaya başladım. Metafizik ve spiritüalizmle tanışmam da o zamanlar oldu. Parapsikolojiyle de o zamandan beri ilgilenirim aslında. Biraz riskli konulardır, kafayı sıyırmaya müsaittir, dolayısıyla mesafeli davranmayı tercih ettim zaman içerisinde. Bir de gündelik hayattan da kopmak istemedim çünkü bu insanı çok kaderci bir çizgiye götürür. Ben öyle olmamayı tercih ettim. Hala da devam ederim. Bu konular çok kişiye ait tecrübelerdir. Tartışmalara çok girmem ama hala çalışmalar yaparım parapsikoloji ile ilgili.  Metafizik mesela benim için çok absürt bir konu değildir. Çünkü fizik ötesidir, ben hayatı bilimin açıkladığı kadar açıklarım. Metafizik fiziğin ötesidir benim için, ama ispatsız değildir; henüz ispat edilememiştir. Bu çok bireysel bir tecrübedir. Hatta o kadar bireyseldir ki benim yaşadığım tecrübeleri sen yaşasan aynı etkiyi alamayabilirsin. Sen benim hiç önemsemeyeceğim bir şeyde acayip bir etki alabilirsin. Dolayısıyla ben bu konuları severim, hala da ilgilenirim ama bu tip konular çok hassas konulardır. Ancak benzer şeyleri yaşamış olan insanlar ile sohbet edebilirsin ben de o sohbeti severim.

Bazı ortamlarda moderatör hoca ya da eğitimci bir verirken karşısındaki 3 etki alır. Benim o film ile buluşmam böyle bir ortamdan 2 gün sonraydı ve ben dağıldım. Çok gerçekti ama çok da dozundaydı. Sündürülmedi o sahne.

Sen aslında müzisyensin ve oyunculuk deneyiminin aslında sahnede elimi ayağımı doğru yere koymalıyım hikâyesinden başladığını biliyorum. Aslında bir müzik adamısın, bestecisin, yorumcusun, dünyaya müzik penceresinden bakan bir adamsın. Ama Renan’ın hikayesi müzikle başlıyor değil mi?

Ben Galatasaray Lisesi mezunuyum, lisede de tiyatro yapıyordum aslında, aynı zamanda da müzik kulübündeydim, atletizm de yapıyordum ve sakatlandım. İç hamstrik adalemde travmatik rüptür oldu. Atletizm bireysel spor olduğu için çok sıkılıyor ve kaytarıyordum. Lifim zedelenmiş, bacağım ağrıyor ama kimse inanmıyor bana. Hep kaytardığım için yalancı çoban gibi oldum. Her neyse gittik doktora hakikaten lifim kopmak üzereymiş. Beden hocam da aynı zamanda atletizm hocamdı. Ardından beden dersinden bile muaf oldum ve rapor aldım.

O dönemde de sanatla ilgilenmeye ve tiyatroya takılmaya başladım. Bir sürü arkadaşım Ferhan Şensoy’a gidiyordu ama okulda da bir hiyerarşi var. Bizden üst sınıftakiler gidiyor, ben de gidip ondan iyi bir oyuncu olacağım sonra okul da benden bunun acısını çıkaracak diye ben gitmedim Ferhan ağabeye.

Ardından liseden mezun olduk bir ilan gördüm. İstanbul Şehir Tiyatroları Ayla Algan, Beklan Algan, Erol Keskin hocaları falan. Gittim sınav yaptılar kazananlar 90 kişi. Ama bu hocalarla hiç çalışamadık, hep asistanları vardı. 2 buçuk ay kadar çalıştıktan sonra çok sıkıldım ben kaçtım oradan.

Sonrasında Cem Karaca ile tanışıklık, onunla çalışmalar falan derken, bir gün Ferhan ağabeyin sınav ilanını gördüm ve oraya başvurdum. Lisede Timur Selçuk konseri seyretmiştik, ilk bölümde piyano ile çalıp söylüyor, ikinci bölümde çalmadan söylüyor ama bir gariplik var rahatsız yani. Sonra kendi ağzıyla dile getirdi “yıllardır piyano ile çalıp söylüyorum, piyanosuz olunca elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemiyorum” diye. E ben de gitar çalıyorum, düşündüm ki adam doğru söylüyor. Biri benim elimden gitarı alsa, ben de elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşırırım. Bunu öğrenmem gerek dedim ve onun için tiyatroya başladım. Ferhan ağabeyin yanına da gitarımla başladım. Bence o da ilk başta beni oyuncu olarak değil, oyunların müziğini yaptırırız diye düşünüyordu. Ama amatör grup olduğumuz için çok kaytaran oluyordu, oyunda da 7 tane kız, 4 tane erkek var bir de ben varım. Herkesin rolünü prova esnasında ben okuyordum; o kadar çok okudum ki artık hepsini ezberledim. Gelmeyen olunca da onun yerine oynamaya başladım. Sonra Ferhan ağabey bir gün benim için “buna da rol yazalım; müzik öğretmeni Necati Bey olsun” dedi. 19 yaşındayım, ben bunu ciddiye aldım. Ferhan ağabeyden ses çıkmayınca bir ay sonra onun oyununun içine ben rol yazdım kendime, koydum zarfa Ferhan Ustaya gittim. Söyledim böyle böyle diye, tabii ciddiye almadı ve “kendi oyununa yazarsın” dedi. Çok bozuldum. Ama şu an bende aynı şeyle karşılaşsam bende aynı tepkiyi verirdim.

Nöbetçi tiyatro grubu ve eskilerden karıştırarak bir nöbetçi tiyatro grubu daha kurdu hoca. İlk turne yapan profesyonel olarak para kazandıran grup o gruptu. Bizim ekipten o kadroya bir tek beni aldı hoca. Turneye de gidelim gişe de açalım diye yapılan özel bir oyundu, güzel sonuç aldık. Ondan sonra ben oyunculuğu ciddiye almaya başladım. Rasim ağabeylerle çalışmaya başladım, TRT’ye geçtim falan derken, oyunculuk bir anda işim olmaya başladı. Ben de müziği artık “kendi müziğimi yapacağım” diye konumlandırdım. Çünkü belirli bir tarihe kadar pavyondan düğünlere kadar birçok yerde çaldım. Cem ağabey ile çalışırken, para kazanayım diye orkestrasına beni monte etti.

Ya Aramızda Kalsın isimli tek kişilik gösterilerin?

Öyle Bir Geçer Zaman Ki’yi çekerken hazır iyi bir ivme yakalamışken bir tiyatro grubu kurmak istedim. Ters Oyuncular diye bir ekip kurdum. Ferhan Şensoy’dan oyun alıp Rasim Özketin’in yönettiği bir şeyler yapmak istiyordum ilk oyunum için. Bazı sebeplerden dolayı olmadı. Ferhan ağabeyin oyuncularından Celal Belgil vardır, çok sevdiğim bir ağabeyimdir. Bir gün o geldi, “Sen zaten müzik yapıyorsun, kendin oynuyorsun, niye ekip kurmaya çalışıyorsun ki? Yapsana kendin bir şeyler” dedi.  Aslında ben bunu daha önce yapmıştım, onun için de tekrar öyle bir şey düşünmüyordum. Ama sonra düşündüm birilerini toparlamak zor oluyor, riski var, dedim ki ben tek başıma yola çıkayım. Her şeyi kendime göre ayarlayayım, manevra kabiliyetim olsun. “Aramızda Kalsın” öyle ortaya çıktı. Kendi dünya görüşüm, anılarım, yaşadıklarım falan derken oradaki anlatıcı rolü hoşuma gitti. Rahmetli Metin Serezli de çok iteklemişti beni.

Ve Ömrüm… Muhteşem bir projeydi Ömrüm…

Soma faciasından sonra Eylem Pelit Cem Karaca’nın hayatıyla ilgili bir şey yapma fikrini verdi bana. Cem Karaca ile ilgili Ömrüm adındaki oyunu hazırladım. Çok özel bir çalışmaydı. Sırf onu hazırlamak için şehir dışında görüşmelere gittiğim ve Cem ağabeyin hayatında “vay be” dediğim şeyleri de öğrendiğim bir dönemdi. Sadece internet araştırması ya da 3 tane kitap okumak da değildi. Almanya dönemine ait Türkiye’ye yerleşmiş kimi insanları buldum. Arkada 4 kişilik sağlam bir orkestra her anlattığım döneminden bir müzik yaparak, yaklaşık 3-3 buçuk saat süren Cem Karaca’yı anlattığım güzel bir iş oldu. Ama bombaların patladığı, terör olaylarının olduğu kötü bir döneme denk geldi, işin tadı kaçtı. Ortak yapım yaptığım firmayla da anlaşamayınca 7 oyun yapıp bitti. Ben de onu bir gün tekrar yapmak üzere kenara kaldırdım ki, hala niyetim var. Ama bunun için ya güçlü prodüksiyonla girmek gerekiyor ya da küçük de olsa bir salonun olması gerek 150-200 kişiye oynayacaksın ama sürekli oynayacaksın. Tüm bunlar için de en önemlisi benim zaman ayırabilmem gerek ama dizi olduğunda da zaman ayırmak mümkün olmuyor. Sadece benim zamanım da değil arkada çalan 4 tane müzisyen var. Hepsi de çok kıymetli müzisyenler ve onların programları da çok dolu; hepsi ünlü sanatçılar ile çalışıyorlar. Dolayısıyla bu işi biraz askıya aldım.

Ve sıra geldi Aranjmanlar’a…

Ömrüm’den sonra “70’ler” diye proje çıkarttım; Cem Karaca, Barış Manço, Edip Akbayram, Erkin Koray, 3 Hürel ve Fikret Kızılok şarkılarından olan bir programdı. Daha az anlatılı. Performans projesi. Orkestrayı bir araya getirmek zor oldu. Bu işlerle uğraşan menajer arkadaşım Ebru Karaca 70’leri pazarlamaya çalışırken, bana bir teklif geldi “akustik yapabilir miyiz” diye. Olmaz ki, 70’li yılların müziğini öyle çalamayız ama başka bir şey yapabiliriz dedim ve Aranjmanlar diye bir şey yaptım.

Nedir Aranjmanlar?

1960’lı yılların ortasında başlayan, yabancı şarkıların üzerine Türkçe söz yazılan şarkılar. Aranjmanlar, hem nostaljik olarak anılarımızı, çocukluğumuzdaki duyguları bize hatırlatıyor, hem de bu şarkı sadece bana ait değil ki, dünyanın bir yerinde bu şarkıyla beraber benim hissettiğim hisleri hisseden kim bilir kaç kişi var diye de düşündürüyor. Daha evrensel bir kucaklamayı da beraberinde getiriyor. Aynı şarkının hem Fransızcası, hem İngilizcesi, hem Türkçesi olduğu zaman dünyanın her yerinde insanlara aynı hisler ulaşıyor demektir.

Sen Aranjmanlar’ı İzmir’de küçük bir gruba yapmıştın 2 yıl kadar önce. Yine aynı sene Balıkesir’de 1000 kişilik avluda TEV yararına Jale Bayraktar öncülüğünde bir ekiple, Rotary’nin de çok desteği oldu. Herkesin yüzünde hoş bir tebessümle şarkılara eşlik ettiğini ve 20 şarkıdan en az birine ilişkin bir anısının olduğunu gözlemledik. Tabii bunda senin anlatım yeteneğin, stand up becerin, oyuncu kişiliğinin çok önemi var. defalarca izlenesi bir anlatılı müzik ziyafeti.

Şöyle bir şey de var 20 şarkı söylüyorsun, ne kadar dikkatli dinlersen dinle takıldığın bir yer oluyor ve sen orada kilitleniyorsun ve aslında kaçırdığın da bir sürü şey oluyor. Yani her seferinde yeniden keşfedilecek bir şeyler var.

Benzer işi ben daha önce kulüplerde barlarda çalışırken de yapıyordum. Özel bir repertuarım vardı benim; Akdeniz müziği diyordum ben ona. Toto Cutugno’dan Gipsy Kings’e kadar şarkılar söylüyordum. Bir zamanlar İzmir gecelerine damga vurmuş Club Envélo’daki Cümle Alem’in müzikalitesinde benim çok baskın bir kimliğim vardı. Çıkış noktamız benim repertuarımdı, sonra ona göre eklemeler yaptık. İnsanlar ilk kez böyle geniş bir yelpazeyle karşılaşıyordu. Bir süre sonra dedik ki biz hep aynı şarkıları çalıyoruz, ama neden zaten biz belli türlerin en iyilerini seçiyoruz.

Aranjmanlar’ı sahnede çalarken seyircinin katılımı sana geçiyor mu?

Tabii ki benim de en sevdiğim şey bu zaten. Seyircilerle birlikteyken dünyanın en güzel korosuyla birliktesin. Çok samimi ve etkileyici bir şey.

15 Nisan Pazartesi akşamı Bostanlı Suat Taşer Salonu’nda gerçekleşecek ARANJMANLAR konserini heyecanla bekliyoruz.

Ben de sabırsızlıkla o tarihi bekliyor olacağım. Uzun zamandır gitmediğim İzmir’e gitmek için güzel bir bahane olacak. Buna aracı olduğunuz için Karşıyaka Belediyesi’ne, Lider Yaratıcı Katılımcılar Derneği LİYAKAT’a, Sorella Events’e ve MegaPlus Dergisi’ne çok teşekkür ediyorum. Konserde görüşmek üzere.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı